medya


…oyunun ağlak bir arabeske dönüşmeden kadınlığın kederini, kahkaha gürültüsüne boğmadan kadınlığın sarkazmını, gündelik olanın yutuculuğuna teslim olmadan kadınlığın tefekkürünü sergilemesi… https://ilerihaber.org/icerik/erotik-politik-ve-sarkastik-bir-oyun-kamamber-53408.html

Neden olmasın? Belki  “ZBAM!” diye olur!…

Yayınlanma tarihi:
Neden olmasın? Belki  “ZBAM!” diye olur!…

On yıl önce kaybettiğimiz, tiyatro teorisinde devrim yaratan fikirleri ve yerleşik yargıları dinamitleyen uygulamalarıyla bir mihenk taşı olan Augusto Boal, ömrünü adadığı çabalarının merkezinde “tiyatronun kökenlerine dönüş” olduğunu söyler ve ekler: “Tiyatro, Dithyrambos törenlerinde ‘kolektif bir politik eylem biçimi’ olarak doğmuştur. Ancak Yunan site devletleri bu kontrolsüz eylem biçimini denetimi altına almak ve ehlileştirmek için tragedya ve komedyayı üretmiştir. Ardından, Aristotales bu devletçi tiyatro modeline kuramsal bir çerçeve çizerek onun kalıcılaşmasını sağlamıştır.” Boal’e göre bu model, “Seyircileri oditoryum adı verilen bir bölgeye sıkıştırarak etkisizleştirmiş ve asıl eyleme yetkisini -aynı zamanda devlet memurları olan- oyuncuların tekeline vermiştir. Trajik kahraman-özdeşleşme-katharsis kavramlarına dayalı bu model ufak tefek değişimler geçirerek 20.yüzyılın başına kadar hakim tiyatral anlayış olmayı sürdürmüştür.” (1)

Bu hakim tiyatral anlayışa itiraz eden Kara Kabare’nin, “ZBAM!” adlı oyunu geçtiğimiz günlerde prömiyerini yaptı.  Tanıtım bültenlerindeki “çarpıcı” ifadelerin gerçekte de karşılığını bulduğu “ender” oyunlardan biri olduğu için, ZBAM!’ın konusunu oyunun tanıtım bülteninden alıntılamakta bir sakınca görmüyorum: “Şirvan Akan tarafından, toplumda çok duyulma fırsatı olmayan öykülerin toplanıp stilize edilmesiyle oluşturulan oyun, bu bağlamda alternatif bir tarih yazmayı amaçlıyor. Kara Kabare topluluğu, ZBAM! oyununda, tiyatroda seyircilerle birlikte bir komün kurmaya karar vermiş bir topluluğun öyküsünü anlatırken, birlikte nasıl yaşayabileceğimiz, farklılıklarımızla nasıl bir arada durabileceğimiz gibi sorulara karanlık ama şenlikli bir mizahla değiniyor. Şarkı sözlerinden en küçük repliğe kadar tamamen yaşanmış olaylardan oluşan oyun, uyuşturucu kullanıp da bırakabilenlerin, kötü mahallelerden sağ çıkabilenlerin, tecavüze uğrayıp da bunu dönüştürebilenlerin, tüm varsayımları geçersiz kılıp delirmeye karar verenlerin sert ama kuvvetli umudunu, daha güzel bir dünya umuduyla harmanlıyor.“ (2)

Şirvan Akan’ın yazıp yönettiği, Defne Koldaş, Furkan Ak, Nihan Şentürk, Selami Üstübi ve Tuba Karabey‘in rol aldığı ZBAM!’ın besteleri Baki Turanlı’ya, müzik prodüksiyonu Aykut Özen’e, ışık tasarımı Murat Bakır, afiş tasarımı ise Osman Sarı’ya ait. 

ZBAM!“komün” teması üzerinden çok katmanlı ve gerçekçi bir tartışmanın kapılarını aralıyor. Oyun metni her ne kadar absürd öğelerle ironik dili harmanlayarak mizahi bir anlatım yöntemini benimsemiş olsa da, yaşanmış gerçek öykülere dayanıyor ve bugün, bu coğrafyada her an karşımıza çıkabilecek gerçeklikler üzerinde temelleniyor. Farklı insan tipolojilerinin farklı anılarını, hayallerini ve fikirlerini bütünleştirerek, sadece alternatif bir tarihsellik değil, aynı zamanda ortaklaştırılmış bir gelecek kurgulamaya ve “komünü” dünden yarına uzanan bir süreç olarak inşa etmeye çabalıyor. Bu çabayı, toplumsal yaşamın ekonomik, politik, ideolojik, sosyolojik ve psikolojik veçheleri ile “diyalektik bir bütünsellik” ortaya koyarak besliyor. 

Komünal bir yapı arayışıyla yola çıkan ZBAM!, bu yönelimiyle tiyatronun tarihsel kaynağına iniyor. Zira, “tiyatronun kökenine eğildiğimizde, ilkel kabilelerin av oyunlarına kadar gideriz. İlk insan, gece ateşin çevresinde otururken, av hayvanlarını çoğaltmak ya da ertesi gün çıkılacak olan avın iyi geçmesini sağlamak için bir çeşit büyü yapmayı düşünür ve avlayacağı hayvanı bazı hareketlerle taklit eder. Gene avının nasıl geçtiğini başkalarına anlatmak istediğinde de, hareket aracılığıyla başından geçenleri diğer insanlarla birlikte ‘oyunlaştırır.’ İşte bu oyunlarda tiyatronun üç temel ilkesinin bir arada bulunduğunu görürüz: “Taklit, hareket ve topluca katılma.“ (3)  Dolayısıyla, tiyatro edimi kökeninde “topluca katılımı, ortaklaşa bir eylemi, paydaşlığı barındırır. Bu demektir ki, “komün ruhu” tiyatronun tarihsel kökenine içkindir. 

Oyunun bir diğer tarihsel veçhesi, ideolojik/politik alandaki hakim güçlerin, insanlık hafızasından tamamen silmek istediği “komün” kavramını, uzun yıllar sonra yeniden gündeme getirmesi. Fransa’nın önemli filozoflarından Alain Badiou’nun “komünist idea” kuramında dile getirdiği gibi, günümüzde kapitalist sistem tarafından yok sayılan “komün” kavramı, bir kavram olmanın ötesinde, insanlık tarihi ile yaşıt bir “faaliyet”i ve Platonist bir “idea”nın sonsuzluğunu ifade eder. “Tarih boyunca, toplumsal yaşamın her aşamasında varolan ve politika, tarih ve ideolojinin bir sentezi olan “komün”, komünist ideanın kaynağıdır. Bu idea’da bulunan üç temel öğe; “hakikat prosedürü”, “tarihsel aidiyet” ve “bireysel bir öznelleştirme”dir. Komünist ideanın işlevi, bireyin bir hakikat-bedenin parçası ya da özneleşebilir bir beden haline gelerek, sistemin dayattığı salt hayatta kalma koşullarını aşmasına olanak tanımaktır.” (4) ZBAM!, bize komün”ü hatırlatmakla kalmıyor,  bu öznel varoluşun koşullarını aramaya koyuluyor. Oyun, düşüncenin ve deneyimin genel ve evrensel olan inşalarıyla, yerel ve tekil hakikat parçalarını birbirlerine eklemleyerek “komünizm ideasının” bireylerin bilinçlerinde yeniden hayat bulması için tarihsel bir sorgulamaya soyunuyor. Hikayelerindeki simgeselleştirilme, gerçeğe yaratıcı bir dokunuşa imgesel olarak yardım ediyor ve metnin içerdiği alegorik olgular, hakikatin kırılganlığını bir ideoloji haline getirerek, komünün toplumsal niteliklerini kapsayan “bir komünal deneyimin” izini sürüyor. 

Kara Kabare, bu deneyimi oyun metniyle sınırlamıyor, hayata da taşıyor: “Kara Kabare, armağan ekonomisiyle “başka bir tiyatro mümkün” diyor.  Bu tiyatroda kitap, şan dersi ve saksı çiçeği para yerine geçebiliyor. Türkiye’de ilk kez “armağan ekonomisiyle” tiyatro yapan tiyatro topluluğu Kara Kabare, ZBAM! adlı yeni oyunları için bu özgün sistemi derinleştiriyor. Oyunu izlemek isteyenler, armağan ekonomisi yöntemiyle karakabare.com adresinde yayınlanan armağan listesinden dilediklerini seçerek oyuna rezervasyon yapabiliyorlar. Böylece yarım kilo hurma, altı çizilerek okunmuş bir sosyoloji kitabı, bir saat şan dersi ya da başka bir oyuna bilet armağan ederek oyunu izlemek mümkün olabiliyor. Sahne üzerinde başka bir dünyanın nasıl mümkün olabileceğini araştırırken, oyunlarını seyirciyle buluşturma yollarını da hayalleriyle hizalamak isteyen Kara Kabare topluluğu, armağan ekonomisine bir şeyleri yıkmak için değil, kurmak için sarıldıklarını ifade ediyor. Nakit paranın da bir armağan olarak görüldüğü bilet sisteminde, seyirci oyunu izlemeden önce değil, izledikten sonra, kendi kalbini, karşılanan ihtiyaçlarını, oyunun yarattığı duyguları göz önünde bulundurarak gönlünden geçen miktarı armağan ediyor. Sorunu parada değil, paranın ihtiyaç karşılamak için tek strateji olarak kullanılmasında gördüklerini paylaşan topluluğun armağan listesinde altı çizilerek okunmuş bir sosyoloji kitabı, sigara bırakma deneyimi ya da atalık tohum gibi paranın satın alamayacağı seçenekler de var. Yakınlık duydukları topluluklarla bir dayanışma yaratmak isteyen ekibin listelerine ekledikleri “kumbara” ile başka topluluklara destek olarak oyunu izlemek mümkün olacak.” (5)

Kara Kabare’nin bu “komünal anlayışı”, fuayeye adım attığı andan itibaren seyirciyi oyunun -ya da oyunsu gerçekliğin- içine alarak kendisini gösteriyor.  Oyuncular kulislerinde oyunun başlamasını bekleyen “tiyatrocular” değiller; seyircileri kapıda karşılıyor ve salona yerleştiriyorlar, evlerine konuk olan misafirler gibi. Oyun esnasında da sık sık seyircilerle etkileşime giriyorlar; onlarla konuşuyor, aralarında dans ediyor ve onları “seyirci” olarak değil, “oyun arkadaşı” olarak görüyorlar. (Oyuncuların seyirciyle etkileşiminde prömiyer heyecanı ve seyircinin yadırgayıcı tavrı dolayısıyla kimi aksamalar yaşandıysa da, oyunun sonraki temsillerinde bu etkileşimin daha güçlü olacağını düşünüyorum.)  Dolayısıyla, “oyuncu ile seyirci arasındaki ayırımı” dinamitleyerek tiyatroyu bir kere daha özüne iade ediyor ZBAM!. İşte bu noktada,  bu satırların muharririne göre yaşayan en büyük filozof olan Jacques Rancière’in tiyatroya dair şu sözleri hayat buluyor: “İyi topluluk dediğiniz, tiyatro dolayımına göz yummaz; o topluluğa hakim olan tek ölçü topluluğun üyelerinin hayata geçirdiği davranışlarda doğrudan vücut bulur. Günümüzün kalıplaşmış zihniyetine göre tiyatro demek, ‘seyirci’ demektir. Bildiğimiz şekliyle, yani toplumumuzun kendi suretinde şekillendirdiği tiyatro döngüsü böyledir… Bu tiyatro için oldukça kötü bir durumdur. O halde, bize başka bir tiyatro lazım! Seyircisiz bir tiyatro! Boş koltuklar önündeki bir tiyatro değil; tam da kelimenin içerdiği edilgen optik ilişkinin, sahnede üretilene işaret eden başka bir kelimenin (drama) ima ettiği bambaşka bir ilişkiye tabi kılındığı bir tiyatrodur bu… İzleyenlerin, imgeler tarafından baştan çıkarılmak yerine bir şeyler öğrendikleri, edilgen dikizciler olmak yerine etkin katılımcılar haline geldikleri seyircisiz bir tiyatro. Böylece tiyatro ilk erdemine iade edilmiş, asıl özüne döndürülmüş olacaktır.” (6) 

ZBAM!’ın bir başka çarpıcı veçhesi, bütüncül bir yaklaşımla inşa edilen “komünal anlayışın” oyun kurgusuna ve karakterlerine de sirayet etmesi. Oyunun karakterleri tiyatronun bileşenlerini içeriyor: “Bir komündaş, bir komünalist, bir antikomünalist, bir teknik, bir asistan ve bir yönetmen”. Aristotales’in baskıcı tragedyasının tarihsel gelişim seyri içinde sahneden tamamen kovulan ve “tiyatronun gizli kahramanları” namıyla teselli edilip “oyundan dışlanan” teknik, asistan ve yönetmen, bu oyunda sahnede yer alıyorlar ve “oyunun içine” dahil oluyorlar. Bir yandan sahnede teknik işlerini ifa ederken, diğer yandan teknik işlevleriyle tanımlanmış karakterlerin rollerini “oynuyorlar”. Örneğin, metnin yazarı ve oyunun yönetmeni Şirvan Akan, hem “yönetmen karakteri”ni canlandırıyor, hem oyuna reji müdahaleleri yapıyor, hem de  ışık kumandasını üstleniyor. Burada, bir noktaya özellikle değinmek istiyorum. Rejinin çok ilginç ama bir o kadar da keyifli müdahalesiyle, oyunun kimi bölümlerinde sahne yeri ile seyir yerindeki tüm ışıklar kapatılarak zaman ve mekan birkaç dakikalığına karanlığa gömülüyor. Seyircilerle oyuncular arasındaki mesafeleri, sınırları, ayırımları ortadan kaldırarak, onları zihinsel ve fiziksel bir düzlemde buluşturan bu karanlık hali, bir “mekansal ve zamansal ortaklık” duygusu yaratıyor. Bu “an”larda, oyuncularla seyirciler bir ve aynı uzamı paylaşıyor ve adeta zamanda bütünleşiyorlar. Oyunun temasıyla sıkı sıkıya örtüşen bu kar”an”lık müdahale, “komün” algısı yaratmak adına oldukça etkili.

Tiyatroya dair kanıksanmış kalıpları köklerinden sarsmayı hedefleyen ZBAM!, bu hedefe “upuygun bir biçemi” de sahneye taşıyor. Metnin absürd öğelerle varsıllaştırılan mizahi diline grotesk oyunculuklar eşlik ediyor. Tragedyayı da, komedyayı da aşan ve temayla özdeşleşen bu oyunculuk yaklaşımı, oyunun biçemini de özü gibi “uyumsuz”a yasladığının en önemli göstergesi. Benzer biçimde, başından sonuna kadar oyuna hakim olan doğallık, samimiyet ve ortaklaştırma arzusu oyunculuklara da yansıyor ve “komünal anlayışı” tamamlıyor. Diğer bir deyişle, oyuncuların sahnedeki içtenlikleri, beden dillerinde, jestlerinde, mimiklerinde ifadesini bulan sahicilik ile birleşiyor ve seyirciye oyunu kolayca geçirerek “birlikte oynama” duygusunu pekiştiriyor. Özellikle performatif toplu oyun sahneleri, kolektif oyunculuk adına görülmeye değer sahneler. Başarılı koreografiler eşliğinde, adeta tek beden haline gelerek oynadıkları bu sahnelerde, oyuncular gerçekten “komünleşmeyi” başarıyorlar. Sinerjileri ile “bir arada olmanın, birlikte olmanın, bir olmanın” muazzam gücünü duyumsatıyorlar seyirciye. Öte yandan, kostümleri karakterlere göre farklı renk ve stillerde seçilmiş olsa da, tüm oyuncuların aynı stilde ama farklı renklerdeki çoraplarını yırtarak dışarıya çıkan “ayak başparmakları”, hayal edilen “komünün” çok hoş bir ifadesi. Müziklerin rejiyle, şarkı sözlerinin metinle uyumu, kuşkusuz oyunun başarısını arttıran etkenler.  Sahnedeki birkaç tabureden ibaret dekora, müzik için bir ses sistemi ve ışık için kumanda sistemi eşlik ediyor. Minimal, ancak oldukça işlevsel sahne tasarımı da “komünal anlayışın” bir başka izdüşümü.

Nitekim, ZBAM!, sahne dışından başlayarak sahne içine ve seyir yerine uzanan “komünal anlayışı” ile tarih boyunca tiyatroya dayatılan sınırları ihlal ederken, bu ihlalin kaynağı olan “komün”ü hayata geçirmek için sahne içinden sahne dışına uzanan bir tiyatral eyleyiş. Kara Kabare, bu tiyatral eyleyişi ile kapitalizmin dayattığı ücret sistemini tedavülden kaldırıyor, “armağan ekonomisi” üzerinden tiyatrosunu “komünal” bir yapıya dönüştürüyor ve “kumbara” sistemiyle diğer tiyatro topluluklarına elini uzatarak tiyatrolar arası bir “komünün” temellerini atıyor. Dolayısıyla, komün inşasına, tiyatral deneyimi devrimci bir dönüşüme tabi tutarak başlıyor ve sahneden seyircisine, oradan topluma ve nihayet bütün bir yaşama bu devrimci dönüşümün kıvılcımlarını taşımanın yollarını arıyor. ZBAM! oyunu, sadece tarihsel olarak Augusto Boal’in “tiyatronun kökenlerine dönüş” çabasını diriltmekle kalmıyor, aynı zamanda O’nun “kolektif bir politik eylem” olarak tanımladığı tiyatroyu etimolojik ve ontolojik kökenine  iade ediyor. İşte bu yüzden, “ZBAM!” sadece sezona değil, “ismiyle müsemma bir oyun” olarak tiyatro tarihimizin seyrine damga vuracak bir oyun… 

“Tiyatrodan komün olur mu?” Neden olmasın? Belki  ZBAM! diye olur!…

Kaynakça:

  1. Boal, Augusto. “Ezilenlerin Tiyatrosu”, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, İstanbul, 2014
  2. ZBAM! oyun tanıtım broşürü
  3. Kılan Paksoy, Banu. “Tragedya ve Siyaset”, Mitos Boyut Yayınları, İstanbul, 2011
  4. Badiou, Alain. “Bir İdea Olarak Komünizm”, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2011
  5. Tiyatro…Tiyatro…Dergisi: http://www.tiyatrodergisi.com.tr/zbam-tiyatrodan-komun-olur-mu.html
  6. Ranciere, Jacques. “Özgürleşen Seyirci”, Metis Yayınları, İstanbul, 2010

ZBAM! Herkes deliliğini getirdi mi?

Yayınlanma tarihi: 17 Şubat 2019 Pazar, 11:51

Kara Kabare oyuncuları her salı, Beyoğlu’ndaki Maya Sahnesi’nden soruyor. “Herkesin hikayesi yanında mı? Başkalarının hikayeleri yanınızda mı? Herkesin hayalleri yanında mı? Herkesin önyargıları yanında mı? Herkes delililiğini getirdi mi? Ayak baş parmaklarınız sağlam mı? Aşklarınız yanınızda mı? Hala hayattayız ve bu bizim hikayemiz.”
 

[Haber görseli]

Biletsiz, gişesiz tiyatro oyunu ZBAM! Tek perdeyle zamanda yolculuk yaptırıyor.

-Armağan ekonomisiyle nasıl tanıştın?

Sahnede bir söz söylüyorum ama oyunu seyirciyle buluşturma yöntemim sözümle uymuyor. Bu durum vicdani rahatsızlık yarattı. O hisle araştırmaya başladım. 2012 yılıydı. Yayında mı bilmiyorum, Zumbara ile tanıştım. Zaman kumbarası. Para yerine saat var. Bir saat ya da iki saat karşılığında herhangi bir hizmet alınabiliyor. Armağanlarla ihtiyaçlar buluşuyor. Orada ilk defa zaman ödemesiyle oyun bileti vermeye başladık. Meymenetsiz Musibet’i sahneliyorduk. Sonra yoga, şiddetsizlik eğitimleri derken, 2015 yılında ikinci oyunumuz Kamamber’i yazdım. En büyük şansım, bir çağrı yapıyorum ve dostlarımdan yanıt alabiliyorum. Yalnız başıma da kalabilirdim, bu çok trajik olurdu! Kamamber bir kadın oyunuydu. Sadece kadınların emeğiyle sergilendi. Artık Kutsal Ekonomi’nin yazarı Charles Eisenstein’den ve ağmağan ekonomisinden haberdardım. Kamamber döneminde armağan listemizi oluşturduk.

-Amaç neydi?

Kendi hayalini kurduğumuz dünyayı şu an burada deneyimlemek. İnsanlarla, seyircimizle başka türlü bir alışveriş, etkileşim deneyimlemenin yolunu arıyoruz. Kamamber çok güzel deneyim oldu. Üç sezon kapalı gişe oynadı. Özgün yeni oyun ödülü aldı.

[Haber görseli]Selami Üstübi, Defne Koldaş, Nihan Şentürk, Furkan Ak (arkada), Tuba Karabey (arkada)

YAŞAMA COŞKUSU OLANLARI ANLATTI

-Zbam nasıl ortaya çıktı? Hikayelerini nasıl topladın?

Kamamber bitmişti. 15 Temmuz darbe girişimi oldu ve ben her şeye yabancılaştım. Sokakta tank var ve ben armağan ekonomisi yapıyorum. Hiçbir alakam yok herhalde bu toplumla diye düşünüyorum… Yavaş yavaş çıktım o karanlık yerden. O manzara, Zbam’a ilham verdi. Resmi tarihe bir şeyler geçiyor ama yazılan benim gerçekliğim değil. Ben tarihe başka bir şeyin geçmesini istiyorum. Yoga yaparken, şiddetsizlik eğitimlerinde, topluluklarla çemberler yapmaya başladım. İnsanlara, hangi yaşanmışlığınızın tarihe geçmesini istersiniz diye sorular sordum. Bir sürü hikaye armağan edildi. Üç yılın sonunda o hikayeleri bir tema etrafında buluşturdum. Oyun çıktı. Bu bizim tarihimiz.

– Oyunda hayalller ve hayatlar var…

Oyun özlediğimiz dünyayı nasıl kuracağımızla ilgili. Tarihe ne geçiyorsa geleceğe de oradan bakıyoruz. Ben tanktan geleceğe bakarsam çok kötü şeyler görebilirim. Tarihe neyi kaydettiğimiz çok kıymetli. Ben tarihe sesi duyulmayan, kendini dönüştüren, yaşama çoşkusu olan insanların isyanlarını, umutlarını, deneyimlerini geçirmek istedim ve buradan geleceğe bakmak istedim.

– Oyunda çok çarpıcı tespitlerin var. İnsanlara baktığında ne görüyorsun?

Bana öyle geliyor ki topluluk ihtiyacı, bir araya gelme ihtiyacı var. Tüketime dönük şeyler insanı yalnızlaştırıyor. Oyunda söylediğimiz gibi. Bir noktada sıkılacağız, oynadığımız bilgisayar oyunlarının son seviyesini geçeceğiz, izlediğimiz dizi bitecek ve ‘bir dakika ya, insan temasına ihtiyacım var benim’ diyeceğiz.

– Topladığın hikayeler seni zorladı mı?

Beni şifalandırdığını söyleyebilirim ama hiç bana dokunmadı diyemeyeceğim. Başka bir insanın acısını içimden akıtmaya hazırdım ama o kadar da kolay bir şey değilmiş. Günler süren yas duyguları yaşadım. Oyunu yazarken şunu düşünüyordum, bu topluma, bu dünyaya ne armağan edeceğim? Neye ihtiyaç var? Bunu düşünürken şimdi bile gözüme yaş geliyor. Yaşanan acıyı hissetmemek mümkün değil.

[Haber görseli]

ONARICI ADALET EĞİTİMİ İSTİYOR

Şirvan Akan’ın babası tiyatrocu, annesi dansçı. Saint Michel Fransız Lisesi’nde okurken oyun yazıp yönetmeye başladı.Mimar Sinan oyunculuk bölümü mezunu. 25 yıllık tiyatrocu. Dansçı, çevirmen, yoga eğitmeni. Özellikle şiddetsizlik alanında çevirileri var. Dostlar Tiyatrosu dahil pek çok tiyatroda görev aldı.Şimdiki hedefi onarıcı adalet üzerine arabuluculuk eğitimi almak…

Şirvan Akan, Hilal Köse’nin sorularını yanıtladı.

-Şifalandıkça acı da mı artıyor?

Acıyı hissetme kapasitesi artıyor benim için. O acıyı çekmeye izin verirsem, yas ihtiyacımı karşılarsam aynı ölçüde kutlama ihtiyacımı da karşılayabiliyorum. Diğer duyguları hissedebiliyorum. Bu sürede şunu fark ettim. Nasıl yas tutulacağını bilmiyordum. Toplumsal acılar yaşandığında bazen donuyordum.Tepkim zihinsel bir yerden oluyordu, ‘kahrolsun’ diyordum ama bir şeyi de dönüştüremediğimi görüyordum. Kendime dedim ki bu acıdan kaçamayacağım.

-Niye hissedemiyordun?

Korkuyordum belki. Elimin altında çok fazla dikkat dağıtıcı var. Diziler, sosyal medya, yemek, oyun… Yaşanan şeyler için ağlayacağım ve yas tutmayı öğreneceğim dedim. O zaman söylediğim politik sözün de daha anlamlı olduğunu gördüm. Şimdi sadece kahrolsun demiyorum. Daha gönülden soruyorum senin için ne yapabilirim, bu toplum için ne yapabilirim diye.

-Şifa mümkün mü gerçekten?

Benim deneyimimde var. Şiddetsiz iletişimini örnek verebilirim. Hiç umutsuz değilim. Beklediğimiz kişiler bizleriz. Herhangi bir otorite ya da herhangi bir sertifikalı uzman gelip bizi şifalandırmayacak. Ben başka bir insanın dönüşümünü, umudunu dinlediğimde şifalanıyorum. Onun duygularıyla bağlantı kurduğumda, dünyasına yolculuk ettiğimde zenginleşiyorum, bir yandan da şefkatim genişliyor. Şifadan bunu anlıyorum açıkçası.

[Haber görseli]BİR GÜN ŞAKİR GELDİ

-Armağanlar şaşırttı mı hiç?

Gönlünden başka bir armağan vermek isteyenler de verebiliyor. Paranın bizden aldığı şey ilişki. Para karşlığı hizmet alıyorum ve nasılsın diye sormama gerek yok. Armağanla alışverişe geçince bir ilişki başlıyor. Bir keresinde büyük canlı bir kara kaplumbağası armağan edildi. Adı Şakir’di. Ama geri gönderdik şartlar yüzünden. Canlı hayvan yazmadık daha sonra listeye. Şakir de hikayesiyle geldi. İzleyicimizin eski sevgilisi bırakmış.

AYRILIK ÇAĞI BİTİYOR

[Haber görseli]– Sonraki oyunun konusu ne olacak?

Beni kalpten çağıran bir şey var. Seyirciye neyle barışmak istediğini sormak istiyorum. Dördüncü oyunu da bu konuda yazmak istiyorum. Toplumsal barışa hizmet etmek istiyorum, buna ihtiyaç var diye düşünüyorum. Bir helalleşmeye ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Eisenstein, Kutsal Ekonomi’de ayrılık çağı bitiyor diye yazıyor. Doğayı bizden, seni benden ayrı gördüğümüz çağ bitiyor. Bu bilgiyi edindiğim için artık kendimi ayrı göremiyorum. Dayanamıyorum artık insanların, hayvanların, doğanın talan edilmesine. Bir şey yapmadan duramayacağım. Ayrı değilim bana da oluyor aynı şey.

Bir Komünalimsitrak Oyun: Zbam!

Adnan Koç
Yayınlanma Tarihi: 13/02/2019

“… ama senin benim gibi kartal olmayan insanlar, özel birtakım duygularla boğuşup dururken başkalarını nasıl düşünecek? Yüreği özel duygularından kaynaklanan acılarla burkulan bir insan inançlarının peşinden nasıl koşar? Hayır! İnsana özel bir iş gerek, tüm yaşamını bağlayacağı, zorunlu vazgeçilmez bir iş, öyle bir iş ki, bütün gönül akışlarından, heveslerinden çok daha önemli olsun…”                                                                                               

1863 yılında Nikolay Çernişevski’nin yazdığı iki ciltlik şahane klasiği ‘’Nasıl Yapmalı?’’da, Vera Pavlovna böyle seslenir sevdiği adama. Onuru kırılmış fakir Vera Pavlovna yeni bir hayata başlamaya niyetlenince de, “Nasıl Yapmalı?” diye sorar bize Çernişevski.

Kara Kabare’nin yeni oyunu “Zbam!”ı izlediğimde benimde aklıma gelen ilk şey ‘’Nasıl Yapmalı?’’ oldu. Tabii ki aynı kulvarlarda olmasalar da aynı soruyla yaratıcı bir şekilde yeniden karşılaşmak açısından iyi oldu. “Nasıl Yapmalı?”da kahramanımız Vera Pavlovna yeni bir hayata başlamaya çalışır fakat sırtında koca küfesi vardır ve kalbi kırıklarla doludur. Vera’ın kendisi olarak var olabileceği yeni bir yaşam nasıl olacaktır?

Şirvan Akan’ın kendisine armağan edilen öykülerle derlediği ve Kara Kabare ekibinin keyifle sergilediği ‘’Zbam!’’ oyunu, kurgusu ve konusu her ne kadar farklı olsa da, “Nasıl Yapmalı?’’ ile aynı sorular çevresinde tutarlı ilerleyen bir oyun. Hepsi ayrı ayrı şahsına münhasır beş insan -yönetmen ve asistan ile birlikte yedi- ‘’tiyatrodan komün olur mu?’’ diyerek bir araya gelirler; tabii her birinin yanında kendi hikayesini getirmesi koşulu ile. Peki bu hikayeler ya da sırtlardaki küfelerle “komün” olmak mümkün mü? Mesela aşka küsmüşseniz ya da insanlara güveninizi yitirmişseniz ya da keyif düşkünüyseniz veya tecavüze uğramışsanız, eski bir müptezelseniz ya da iflah olmaz bir hayalperestseniz ya da fakirseniz… Şirvan Akan’ın özenle seçip bir araya getirdiği öyküler,  oyunun başlangıcında karşılaştığınız “nasıl yapmalı?” sorusuna derinlemesine diyemesem de iyi bir tartışma alanı yaratıyor. Her bir hikaye kurulacak “komün” için bir engel mi yoksa zenginlik mi?

‘’… insanı var eden sey yaşantıdır ve estetik olan şey de bu yaşamın kendisidir.’’ der Çernişevski. “Zbam!” oyununun diğer güçlü yanı ise tam olarak buradan geliyor; yani karakterlerin getirdiği, daha doğrusu Şirvan Akan’ın seçtiği öykülerin çarpıcılığı. Bu beş insan onları var eden bu hikayeleri ile orada var olabilecekler midir? Hikayeniz komün için yeterli mi ya da bu hikaye ile komün sizi kabul eder mi? Dengeli bir mizah ve dengeli bir dille, “yaşantılara haksızlık etmeden” estetize edilmiş ve oyuncular tarafından çok iyi anlatılan hikayeler seyir keyfini arttırırken aynı zamanda izleyiciye toplumsal cinsiyet, şiddet, suç, iyi-kötü kavramları üzerine de tartışma ve yüzleşme alanı açıyor ve aynı zamanda “estetik olanın yaşam olduğunu” söyleyip hikayelerimizle o “komünde” var olabileceğimizi de bize imliyor.  Neredeyse dekorsuz ve aksesuarsız olarak tasarlanan oyunda şarkı ve mini koreografilerle beslenen tempo seyirciyi dinamik tutmak açısından faydalı olmuş. Bireysel ve toplu performanslar kusursuza yakın diyebilirim. Defne Koldaş, Furkan Ak, Nihan Şentürk, Selami Üstübi ve Tuba Karabey’den oluşan oyuncu kadrosu iyi iş çıkarmış.  Özetle; umutsuzluğun zirve yaptığı, örgütlenmenin ya da bir arada durabilmenin hem lokal hem global ölçekte büyük ket yediği bu süreçte Kara Kabare “Zbam!” oyunu ile bu durum üzerine mütevazı ve keyifli bir deney yapmış ya da birkaç soru sormuş demem mümkün. Bin yıllık “toplum ve birey” tartışmasına minik ve eğlenceli bir damla…

İyi bir oyun için “daha iyi ne olabilirdi?” diye soracak olursanız da bir iki ufak aksaklık tabii ki göze çarpıyor. Birincisi seyirciyi aktifleştirmek için yapılan reji müdahaleleri gerçekten zordur ve iyi tasarlanmaz ise hedefinize ulaşmanızı zorlaştırabilir. Oyuncunun seyirci ile etkileşime geçtiği, seyirciyi oyuna dahil etmek, sahnede dönen durum üzerine seyirciye sorular sordurmak için tasarlanan sahnelere “dördüncü duvar”ın yıkıldığı sahneler denir. Bunlar belirli bir amaç doğrultusunda ve iyi tasarlanıp prova edilir. Seyirciyi dahil etmek için tasarladığınız sahne acaba gerçekten “dördüncü duvarı” yıkıyor mu? Oyunda buna dair bir ya da iki yerde ufak bir kafa karışıklığı yaşanıyor gibi. Bir diğeri de oyunun başlangıcında hissettiğiniz yüksek gerilimin oyunun devamında beklenen düzeyin bir parça altında kalması. Bu da sanırım “umudu kollamaya” çalışırken gerilimin gözden kaçmış olmasından kaynaklanıyor. Gerilimi düşük tutup “umudu” yükseltmek tartışmanın ve çatışmanın derinleşmesi noktasında minik bir handikap oluşturabilir.

Armağan ekonomisi ile prodüksiyon giderleri karşılanan oyunu, ekibe bir şeyler armağan ederek Beyoğlu Maya Sahnesi’nde izlemeniz mümkün. Kara Kabare’nin kendi ihtiyaçları doğrultusunda belirlediği armağan listesine bakıp armağanınızla giderek oyunu izleyebilirsiniz.