armağan ekonomisi

biz kara kabare topluluğu olarak, sözümüzü yalnızca sahne üzerinde söyleyip, sonra üretim/tüketim açısından aynı kalıpları tekrarlamanın vicdanımızı rahatsız ettiğini bulduk. inandığımız, hayalini kurduğumuz dünyayı ve ilişki biçimlerini gerçekleştirmek için, ne zaman geleceği belli olmayan bir toplumsal dönüşümü beklemek istemedik.
 
bir yandan emeğimizin de değerli olduğunu, kendi ihtiyaçlarımızı da görmezden gelmememiz gerektiğini hissediyorduk. işte bu çerçeve içinde, bolo bolo, armağan çemberi, kutsal ekonomi gibi kavramlardan aldığımız ilhamla, kalplerimize bir soru sormaya karar verdik:
 

“gerçekte” neye ihtiyacımız var?

paraya hepimizin ihtiyacı var. ama “gerçekte” paranın alacağı şeye ihtiyacımız var.

oyunularımızı seyirciyle aramıza giren üçüncü taraflar olmadan, ihtiyaçlarımızı karşılamak için tek strateji olarak sadece parayı kullanmadan paylaşmaya karar verdik. 
 

denediğimiz yöntem başarılı olabilir ya da olmayabilir. bizim için önemli noktalardan biri de, bizim başarımızdan bağımsız olarak bu deneyimin başkalarına da ilham ve umut olması, büyük resme katkıda bulunması.

bu düşünce ve niyetlerimizin hiçbir şekilde mutlak doğruyu yansıttığını iddia etmiyoruz; yine de tiyatro yaparak ‘hayatını kazanmak’ üzerine derinleşmek isteriz: Charles Eisenstein’ın da dediği gibi, sizce de ‘hayatını kazanmak’ lafında bir tuhaflık yok mu? biz zaten hayatta değil miyiz, neyi kazanıyoruz? yemek, içmek ve barınmak gibi temel ihtiyaçlarımız için, yani yaşamın yeniden üretilmesi topluma (bizim anlamlar dünyamızda ‘büyük topluluğa’) bir katkı sunmamız gerekiyor, bunu anlayabiliyoruz. başka bir dönemde yaşasaydık, misal bir kabile hayatımız olsaydı, akşam ateşin başında çok güzel şarkı söyleyip dans ettik, çok sağlam hikayeler anlattık diye, ertesi gün tohum toplamak, sepet örmek ve yemek pişirmek işlerinden muaf mı olacaktık? bize sanki muaf olmazmışız gibi geliyor. tiyatroyu çok kıymetli bir katkı olarak görüyoruz ama yaşama başka türlü katkılar da sağlayabiliriz. lafı çok uzatmak istemeyiz ama, yaşamı doğrudan yeniden üreten kendi yiyeceğimizi yetiştirmek, kıyafetimizi dikmek gibi her türlü işle bağımızın kopuk olmasının psişemizde depresyon ve anksiyete yarattığını gözlemliyoruz. yani kısaca, ‘sevdiğin işi yaparak para kazanmak’ ilkesini benimsemek istediğimizden yüzde yüz emin miyiz?